Önce şunu netleştirelim: Pozitif düşüncenin güzelliğini küçümsemiyorum. Aksine, doğru zamanda ve içten geldiğinde, insanın zihnini hafifleten, hayata nefes aldıran bir tarafı var. Ama modern dünyada pozitiflik, bir tercih olmaktan çıkıp neredeyse bir zorunluluğa dönüştü.
Sorun tam olarak burada başlıyor. Artık sadece iyi hissetmemiz yetmiyor bunu kanıtlamamız da gerekiyor. Mutlu olduğumuzu göstermek, enerjik olduğumuzu ispatlamak, hayattan keyif aldığımızı sürekli sergilemek zorundaymışız gibi yaşıyoruz.
Modern dünyada mutluluk, içten gelen bir hâl olmaktan çıkıp sessiz bir beklentiye dönüştü. Ve bu beklenti, çoğu zaman insanı mutlu etmekten çok, yormaya başladı.
Bugün mutlu olmak, sadece bir duygu değil; bir performans gibi sunuluyor. Sosyal medyada herkes iyi, herkes üretken, herkes bir şeyleri “aşmış”.
Sen ise bazen sadece yorgunsun.
Ve o an, kimse sana “normal” demiyor. Kafadaki tek önerme “Daha pozitif olmalısın.”
Modern dünyanın pozitif olma zorbalığı tam olarak bu. Üzgünsen sorun sende, enerjin düşüksün, bakış açın yanlış. Oysa hayat, sürekli iyi hissettiğimiz bir yer değil. İnsan bazen sıkılır, bunalır, sorgular. Bunlar arıza değil, insan olmanın doğal hâlleri.
Burada küçük bir parantez açalım. “Duygularımızı bastırmayalım” derken her şeyi ağır bir varoluş sancısına çevirmekten bahsetmiyorum. Her ruh hâlini, sigara dumanı eşliğinde hayata küsmüş bir Nejat İşler memes estetiğiyle yaşamaya da gerek yok. Duygularını kabul etmek başka bir şey; acıyı romantize edip onu kişilik özelliğine dönüştürmek bambaşka bir şey. Ne zorla mutlu rolü yapmak ne de melankoliyi entelektüel bir aksesuar gibi taşımak zorundayız.
Tekrar ediyorum, pozitif düşüncenin güzelliğini küçümsemiyorum, ama zorla pozitif olmaya çalışmanın da insanı içten içe yorduğunu kabul etmek gerekiyor. Sürekli iyi hissetmeye çalışmak, bazen hissetmemekle aynı yere çıkarıyor. Bastırılan her duygu, bir yerde kendini hatırlatıyor.
Belki de modern dünyada asıl ihtiyaç duyduğumuz şey şu: Duygularımıza alan açmak. Neşeyi de, sıkıntıyı da, kafa karışıklığını da yaşayabilmek. Mutlu olmak bir hedef değil; bazen sadece yolun üzerindeki küçük bir durak.
Kısacası; gülümse, pozitif ol, hayatın güzel yanlarını gör ama kötü hissettiğinde de kendini suçlama. Çünkü her şeye rağmen hissedebiliyor olmak, bu çağda hâlâ elimizde kalan en gerçek lükslerden biri. Bazen iyi, bazen kötü, bazen de sadece “idare eder” hissedebilmek.
Mutlu olmak bir hedef değil, bir sonuç ama modern dünyada bu ikisi sürekli karıştırılıyor. İnsanlara “iyi hissetmeyi” öğretmek yerine, “iyi hissetmiş gibi görünmeyi” öğretiyoruz. Oysa duygular, yönetilecek projeler değil, yaşanacak hâller.
Sürekli kendini düzeltmeye çalışan bir zihin, bir noktadan sonra ne hissettiğini bile unutuyor. Gerçek denge, her duyguyu kontrol altına almakta değil; onları bastırmadan, abartmadan, oldukları gibi kabul edebilmekte yatıyor.
Çünkü hayat, tek bir duygudan ibaret değil ve insan, sürekli parlayan bir vitrin olmak zorunda değil. Kendine izin verdiğin her gerçek duygu, seni olduğun yere biraz daha yaklaştırıyor.
Bence asıl iyi hissedebilmek tam da burada başlıyor…


Yorum bırakın