Artık sosyal medyada kimle konuşsan bir uzman çıkıyor.
Biraz reels izledin mi, hemen kendine teşhis koyuyor biraz gergin, biraz üzgün, hemen “ah bu bende anksiyete” diyorsun. Travma mı, tetiklenme mi, sınır koyma mı, hepsi havada uçuşuyor. Psikoloji dilini küçümsemiyorum ama bazen gerçekten “dur bir nefes al, bu kelimeler seninle değil, sen kelimelerle oynamaya çalışıyorsun” diyesim geliyor. Herkes biraz psikolog ama kimse lisanslı değil.
Gün içinde bir sürü terapi videosu kaydırıyor, podcastler dinliyor, kendi kendimize hissetmesek de aşırı bilinçli insanlar olmaya çalışıyoruz. Her üzüntüde nedenini araştırırken bir anda elimizde dev bir veri seti oluyor her duygu, her his bir klasöre atılıyor, etiketleniyor, analiz ediliyor. “Acaba bu tetiklenmem mi, yoksa stres mi?” derken, kendimizi hissetmekten çok bir veri toplama makinesine dönüştürdüğümüzü fark etmiyoruz.
Psikoloji dilini öyle bir hafiflettik ki bence artık herkes biraz psikolog, herkes biraz terapist; ama çoğu zaman en temeli unutuyoruz, sadece hissetmek.
Günümüz dünyasında hissetmekten çok, bilinçli olmayı ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Her duygu bir analiz nesnesi, her üzüntü bir veri noktası haline geliyor. Podcastler, reelsler, makaleler hepsi beynimize enjekte edilen bir bilinçlilik dozu.
Sonunda ne oluyor?
Hissetmekten uzak, ama aşırı bilinçli insanlar oluyoruz.
Üzüntüyü yaşamıyoruz, sınıflandırıyoruz. Kızgınlık, mutluluk, tedirginlik; hepsi bir klasörde bekliyor, etiketleniyor, bir sonraki hamleye hazır. Ve farkına varıyoruz ki, duygularımızın gerçek ağırlığını hissetmeden yaşamayı öğrenmişiz; kalbimiz ve zihnimiz arasında bir boşluk açılmış. Bilinçli olmak güzel, değerli, ama hissetmeden sadece bilinçli olmanın, bir noktada kendi insanlığımızı küçülttüğünü savunuyorum…


Yorum bırakın